Ölümün kaçınılmaz olduğunu ilk ne zaman fark ettiniz? Ya da en son ne zaman fark ettiniz? Ben babam öldüğünde fark ettim… İlk fark edişim değildi ama sanırım yüreğimde bu kadar derinden ilk kavrayışımdı. Bu genellikle de böyledir zaten, değil mi? Ölümle ilk karşılaşmamız bir başkasının ölümüne şahit olduğumuzda gerçekleşir. Ve bu bir başkasının illa bir insan olmasına da gerek yoktur. Herhangi bir canlının, herhangi bir şeyin ölümüne tanık olmak bize kendi ölümümüzü düşündürür. Yas sürecinin yeterince üzerinde durulmayan bir getirisi de zaten bana sorarsanız tam da budur: “Eğer o öldüyse, ben de ölebilirim” farkındalığı. Sevdiğimiz birinin ölümü kendi faniliğimizin hatırlatıcısıdır. Kaybımızla birlikte ölüm artık soyut ve belki olabilecek bir ihtimal halinden çıkar. Somutlaşır. Kaçınılmaz olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Yas tutan kişi, ölümü artık eskisi gibi inkar edemeyen kişidir. Ve ölümle yüzleşmek her zaman herkes için kaygı ve korku uyandırır. Ölümü bir kurtuluş yolu veya bir düğün günü olarak görenlerimiz için bile. Fakat bu demek değil ki herkes aynı sebepten ölümden korkar. Ölümün nesinden korkuyorsun, diye sorsak bu soruya herkes farklı yanıtlar verebilir. Kimisi yalnız kalmaktan korkar veya birilerini yalnız bırakacağından korkar. Kimisi unutulmaktan korkar. Kimisi ölüm anından, acı çekmekten korkar. Kimisi de sonrasından korkar… Ölüm korkusu, evrensel bir korkudur. Çünkü kendini korumak temel bir içgüdüdür. Yalnız insan değil, bütün canlılar yaşamda kalma içgüdüsüyle hareket ederler. Bütün canlılar ölümden kaçarlar. O yüzden bu korkunun biyolojik bir temeli var. İnsan da her canlı gibi canlılığını sürdürmek ister fakat bir farkla diğer canlılardan ayrılır: insan, öleceğini başka hiçbir canlının bilmediği gibi bilir. Ölümün, er geç, kendi varlığının tamamını yok edeceğini bilir. Şu ana kadar korku ve kaygı kelimelerini sanki eşanlamlı olarak kullandım. Fakat aslında birbirinden farklı iki kavram, korku ve kaygı. Korku, belli bir tehlikeye verilen tepkidir. Kaygıysa daha belirsizdir ve nesnesiz bir duygudur. Kaygı için, “hiçlik korkusu” denir. Hiçe dönüşme korkusu. Ki ölüm, hiçe dönüşme tehdidinin en açık biçimidir. Bir gün olmama durumuna, yaşamımızın sınırlı oluşuna dair farkındalığımız bizde, diğer canlılarda olmayan, bir tür varoluşsal kaygıya yol açar. Ve bu kaygıyla her birimiz farklı şekillerde başa çıkarız. Bir yolu, ölümü inkar etmek. Tartışmasız çoğunluğumuz ölüm düşüncesini zihnimizden uzaklaştırmaya çalışarak yaşıyoruz. Öleceğimizi biliriz fakat ölümsüzmüş gibi yaşıyoruz. Veya ölüm uzak bir gelecekte gibi yaşıyoruz, onun hakkında düşünmeyi erteliyoruz. Özellikle de gençsek. Bu uzak gelecek aslında hiç de gelmeyebilirmiş gibi yaşıyoruz. Halbuki insan, “yaşamaya başladığı an, ölmeye hazır yaştadır.” Ölümden korkarak ve onu inkar ederek, kendimize unutturmaya çalışarak yaşıyoruz AMA bu inkar bize pahalıya patlıyor. Ciddi bedeller ödüyoruz. Çünkü bir şeyi inkar etmek onu ortadan kaldırmıyor. Ölüm korkusu bu sefer kılık değiştirerek çıkmaya başlayabiliyor karşımıza. Hiçbir şey olma korkumuz bir şeylerden duyduğumuz korkuya dönüşebiliyor: hastalık korkusuna, kapalı alan korkusuna, sosyal bir takım korkulara, terk edilme korkusuna, bir başkasını kaybetme korkusuna… Örnekleri çoğaltabiliriz. Kısacası hiçlikle ilgili korkumuz kendini somut bir şeye, bizim için daha az tehditkar olan bir korkuya bağlayabilir… “Nedeni belli olmayan anskiyete aslında ölüm anksiyetesidir” diyor, Rollo May. Hiçbir konuda diyemeyeceğiz gibi, bu konuda da bu her zaman böyledir diyemeyiz elbette ama böyle bir olasılığı göz önünde bulundurmakta fayda var. Ölüm korkusunu hiçbir zaman tam olarak bastıramayız. Hayatta kalma isteğimiz ve yok olma korkumuz her zaman olacaktır. Fakat ona inkar etmeden dayanabilmeyi öğrenebiliriz. Hafifletebiliriz. Ölüm korkusunu hafifletebilmek için çok sayıda yöntem var. Felsefi dini teselliler, psikoterapi ve sağlam bir terapötik ilişki bunlardan bazıları. Ben bana neyin yardımcı olduğundan bahsetmek isterim. Bana yardımcı olan oldukça eski bir fikir… ve biliyorum, pek çok rol modelime de aynı fikir yardımcı olmuş… epiküros’un öğrencisinin bir iddiası… Şöyle: doğumdan önceki yani henüz şimdiki halimizle var olmadığımız zamanı düşündüğümüzde, o dönemle ilgili herhangi bir endişemiz yok. Değil mi? Doğum öncesi dönemi hangimiz oturup düşünüyor? Ya da hangimiz o durumumuzdan korkuyoruz? O halde neden öldükten sonra şimdiki halimizle var olmayacağımız için kaygılanalım? Bir zamanlar bu halimle yoktum. Şimdi bu halimle varım. Ve bir gün bu halimle olmayacağım. Ölümden sonra da doğumdan öncekiyle aynı durumda olacağım. Aslında hayat dediğimiz, şu an dediğimiz, iki karanlık sonsuzluk arasındaki kısa bir ışık yarığı. Bu iki zaman arasındaki simetri, beni hafifleten bir fikir. Elbette bu, yüzlerce fikirden yalnızca bir tanesi. Bazı düşünürlere göre, ölüm korkusunu hafifletmek için ölümü düşünmek gerek. Ve bunu düzenli bir şekilde yapmak. İslamiyet, Hz. Muhammed bize, ölümü çokça hatırlamamızı buyurur. Tasavvufi hayatın da temel prensiplerinden biri budur: ölüm tefekkürü. Bunu hayattayken ölme alıştırması olarak düşünebiliriz. Her anı düşünürsünüz: can verdiğinizi, yıkandığınızı, kefenlendiğinizi, tabutun içinde kabre girdiğinizi, hesap verdiğinizi… sırayla düşünürlermiş Sufiler. Her gün ölümü düşünerek ona bir aşinalık geliştirmek için. Bazı Budist öğretilerde de benzer bir şekilde insanların sık sık kendilerine “Ya bu gece ölürsem?” diye sormaları öğütlenir. Ölüme bakmaları… Fakat ölüme gerçekten bakabilir miyiz? Ölüm, ölmeden anlaşılacak bir şey olabilir mi? Bir düşünür, ölüme bakmayı, güneşe bakmaya benzetir. İkisine de doğrudan bakamayacağımızı söyler. Ölüme doğrudan bakamayız, doğru, çünkü ölümden sonrasına inanalım veya inanmayalım, ruhun ölümsüz olduğuna inanalım veya inanmayalım, kendi ölümümüz hakkında düşündüğümüz her seferinde aslında yaptığımız ölümü atlayıp ölümden sonrasını düşünmek. Bir anlamda adeta ölümden sağ kurtulur ve nasıl olacağını, sanki hala varmışçasına düşünürüz. Çünkü zihnimiz için ölümü ancak bu şekilde düşünmek mümkündür. Çünkü bizzat kendimiz ölmeden ölüm deneyimi hakkında düşünebilmenin başka bir yolu yoktur. Özetle paradoks şudur: kendi ölümümüzü ancak kendimiz ölmemişçesine düşünebiliriz. “Hayır, ben ölümü atlamıyorum, bilakis ölüm anımı hayal ediyorum,” diyebilirsiniz. Ama hayal ederken de deneyimleyen konumunda kalamayız, üçüncü şahıs perspektifini, bir başka deyişle seyreden konumunu alırız. Öyle değil mi? Ölüm anını hayal ederken kendi bedenimizi dışarıdan seyreder haldeyizdir. Halbuki kendi ölümümüz gerçekte dışarıdan seyrettiğimiz değil, içeriden deneyimlediğimiz bir şey olacaktır. Uzun lafın kısası, ölümün kendisi yaşadığımız sürece bizim için doğrudan bakamadığımız bir gizem olarak kalacak… Ölüme doğrudan bakabilmek değil belki ama onu başka türlü görebilmek mümkün. Ölüm, güçlü bir “uyan” çağrısıdır aslında. Ve bazılarımız için, “hayatını değiştirmelisin” çağrısı. Sevdiğimiz birinin ölümü, ciddi bir hastalık, bir felaket, veya hayatımızdaki dönüm noktaları, ki bu büyük bir doğum günü olabilir – 40. 50. 60. yaş doğum gününüz—veya emekli olmak, bir ilişkinin bitimi olabilir… kısacası bize sonrasızlığı ve ölümü hatırlatan önemli hayat olayları bize, yaşadığımız hayata mesafe alma, yaşama daha geniş bir açıdan bakma fırsatı tanır. Bize gerçekten neyin önemli olduğunu düşündürten deneyimler olabilir bunlar… Cenaze törenlerinin, özellikle definlerin bende böyle bir etkisi oluyor. “Hepimiz sonunda toprak olacağız” Bu gerçeğe uyanıyorum o zamanlarda sanki… “Aslında ne değersiz,” diyorum, “kafama taktığım şeyler.” “Hayat ne kısa,” diyorum. Dilediğimiz kadar uzun ömürlü olmuyor bu etki, tam da bu yüzden belki Sufileri örnek almalı ve kendimizi bu gerçeğe maksatlı olarak tekrar tekrar uyandırmalı. Bizi ölümü hatırlatan şeylerden geriye kaçmak yerine, içinden geçmeli ve içinden geçerken ona dayanabilmeyi öğrenmek. Bunu cenazeler, mezarlıklar aracılığıyla yapabileceğimiz gibi huzur evlerinde gönüllü olarak çalışarak, ölmekte olan insanların yattığı servislerde gönüllü hizmet vererek de yapabiliriz. Hasta olmayı veya yaşlanmayı beklemeden bir vasiyet yazmak bile bunun bir yolu olabilir. Ölümle yüzleşmek her zaman, kim olursak olalım bir kaygı yaratır elbette, fakat bu kaygıyı tamamen yok etmek neden isteyelim? Bu bize yalnızca tehlike getirmez mi? Kaygısızlık bizi duyarsızlaştırır, sorumsuzlaştırır. Her duygu gibi kaygıyı da yapıcı bir şekilde kullanabiliriz. Ölüme çok yaklaşıp kıyısından dönmüş kişilerle yapılan birtakım araştırmalar var. Bu insanların çoğu, hayatlarını tekrar gözden geçirdiklerinden bahsediyorlar. Başlarına gelen bu sarsıcı olayların büyük hayat değişiklikleri için itici bir güç olduğundan bahsediyorlar. Demek, ölümle yüzleşmek hayatımızı zenginleştirecek bir potansiyel de barındırır. Çünkü ölümle yüzleşmek yaşamın anlamı sorusunu gündeme getirir. Benim için önemli olan ne? Gerçekten önemli olan ne? Sınırlı zamanımı nasıl yaşamak istiyorum? Ölüme rağmen nasıl iyi yaşarım? İyi yaşamak ne demek? Benim için ne demek? Benim için ne demek, çünkü bunun herkese uygun bir reçetesi yok. Ölüme bakmak aslında bir anlamda yaşamımıza bakmak demek… Ölüme bakmayı iyi ve anlamlı bir yaşam yaşayabilmemize olanak tanıyan bir fırsat olarak görmek mümkün. Çünkü aslında hayat ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar çok korkuyoruz. Hayattan aldığımız tatmin ne kadar azsa, ölümden o kadar fazla korkuyoruz. Kulağa bir yanlışlık var gibi geliyor, öyle değil mi? İnsan asıl, mutlu olduğu yeri bırakmak istemez, öyle değil mi? Halbuki hayatımın en mutlu dönemlerine baktığımda bunun ne kadar yerinde bir tespit olduğunu görüyorum. Bu bahsettiğimi çok derinden hissettiğim bir an var. Yüksek lisans yaparken ara yıl tatilinden dönüyorum, uçaktayım. Ve genellikle korkarım uçaktan. Ama o gün rahat olduğumu fark ettim. Ve kelimelere dökmesi pek kolay olmayan bir şey hissettim, bir duygu olarak hatırlıyorum: Ölsem bunun bir felaket olmayacağını. Ama bu his, hayatımda majör depresyon tanısı aldığım karanlık bir dönemde belli belirsiz hissettiğim ölme arzusuna benzemiyordu. Bu daha çok bir tamam olma, tamamlanmış olma duygusuydu. O dönem hayattan oldukça keyif aldığım bir dönemdi. Ve çok sonra, bu duygunun çok güzel bir tasvirini okudum, Nietzsche’nin bir kitabında: “Olgunlaşan her şey ölmek ister. Olgunlaşmamış her şeyse yaşamak. Bütün acı çekenler yaşamak ister, böylece belki olgun ve neşeli ve arzulu olabilirler.” Biliyorum, öyle acı çektiğimiz zamanlar olur ki bazen, yaşamak istemediğimizi düşünürüz. Ama öyle zamanlar, ölümle yüzleşip onu ağırbaşlılıkla kabul ettiğimiz değil, ölümü bir kaçış olarak gördüğümüz zamanlardır. Henüz olgunlaşmadığımız zamanlardır. Elbette Nietzsche’nin ağdalı bir şekilde anlattığı ölümü idealleştirmek veya çekici hale getirmek değil. Anlattığı bana sorarsanız o hissettiğim tamam olma duygusu. Peki, hayattan aldığımız tatmini nasıl artırabiliriz? Bir sonraki videoda görüşmek üzere…